25 May 2009
Geldim geri sanırım...
Uzun zamandır bundan dolayı yazmıyordum... Bu gece yazasım var bir sürü şey. Tekrar birşeyler çiziktirmeye başlayacağım sanırım uzun aradan sonra buraya...
ve 14 Aralık 2008'den beri yazmam gereken bir mim ile başlayacağım...
29 Nis 2009
Bağlanma Korkusu

Ekşi sözlükte Bağlanma Korkusu ile ilgili çok güzel bir yazı yazmıştı kaptan onedir nickli kullanıcı. Ancak sözlük hesabı silindiği için yazıları da yok olup gitti.
Gönlüm bu yazının kaybolmasına el vermediği için ve kendisine ulaşabileceğim bir iletişim kanalı olmadığı için ben de bloğuma bu yazıyı koydum. kaptan onedir'den güzel bir bağlanma korkusu konulu yazı aşağıda sizlerle;
"karar verme ve verilen karara kendini adayıp diğer alternatiflere veda etme aşamasında sonsuz olarak süren tereddüte, kararsızlığa ve gitgellere sebep olan, özelde sebepleri kişiden kişiye çok geniş farklılıklar ve yayılımlar göstermekle beraber, genel dağılımda incelendiğinde büyüme çağında bunalımlı aile, sürekli kavga eden ana baba, hayal kırıklığına sebep olan baba, erken yaşlarda cinsel/fiziksel/zihinsel taciz, kötü rol modeller ve önceki ilişkilerde kullanılma gibi sebeplere dayandırılabilen, özellikle karşı cins ilişkilerinde kendini gösteren ancak insan yaşamını her aşamada etkileyebilen bir davranış bozukluğu. ingilizcesi ile (bkz: commitment phobia)
herkeste az veya çok, baskın veya çekinik mevcuttur, zamanında kontrol altına alınmazsa kişilik bozukluğu haline dönüşebilir. genelde erkeklerde bulunduğu sanılsa da, aslında yaygın olarak kadınlarda da bulunur. hatta erkeklerde görüleninden daha derin ve iyileşmesi zor boyutlarda gözlenmektedir. bazıları bu ihtilafı bastırıp kendi yaşamlarında risk alabilmelerinin yolunu açarlar ve uzun süreli ilişkiler kurabilirler. ancak bazıları ise bu korkuya teslim olurlar. bu korkuya teslim olmanın en acı tarafı, korkuya teslim olanın o korkunun kollarında kendisini son derece emniyetli hissetmesi, ancak öte yandan da içinde sürekli bir boşluk hissetmesi ve o boşluğu doldurabilmek için sürekli olarak eş, iş, eşya değiştirirken ilişkide bulunduğu bütün insanlar ve ilişkiler üzerinde yıkıcı bir davranış biçmi göstermesidir.
bağlanma korkusuna teslim olanlarda ortak olarak gözlenen bir özellik de, sürekli olarak fantazi dünyasında yaşamak istemeleridir. sürekli olarak içinde bulunulan yerden kaçmak gitmek, herşeyin mükemmel olduğu bir yere gitmeyi hayal etmek, ve bu hayalleri kurarken gerçek dünyada çözmeleri gereken problemleri sürekli olarak ötelediklerinden, bir süre sonra çözülmez bir hal alan bu problemlerle yüzleşmeden bir anda bırakıp çıkıp gitmek, bu davranış bozukluğuna teslim olan insanların ortak davranış biçmidir.
bağlanma korkusunun başlıca dışavurumları, bunlarla sınırlı olmasa da şöyle sıralanabilir:
- ilişkinin başında büyük bir hızla yakınlaşmak, ancak ilişkiyi bir sonraki aşamaya geçirmeye sıra geldiğinde geri adım atmak.
- ilişkide sorumluluk almaktan kaçınmak. şöyle ki;
- narsisizm. kendini çok özel hissetmek ve özel davranılmasını beklemek, ama buna karşılık bir şablona oturtulabilecek kadar bariz, sıradan ve beklenen bir davranış deseni içinde hareket etmek.
- sürekli sevgiye ihtiyaç duyduğunu söylemek ama karşıdan sevgi gösterisi yapıldığında kendini geri çekmek, sevgiye sevgi ile karşılık vermemek. karşı taraf hayal kırıklığıyla geri çekildiğinde ise sevgi isteğiyle geri gelip ilişkiyi takip etmek. (sevgiye anında sevgi ile karşılık veremez zira onu yaptığı anda ilişkiye bir adak anlamına gelir, bağlanma sorunu olan kişi ise kendisini adayan durumuna düşürecek hareketlerden kaçınır.) burada "seni seviyorum" ifadesine gelen "biliyorum" cevabı bir örnek olarak alınabilir. ya da eşten gelen "evlenmeyi düşünüyor musun?" sorusuna "hayır, belki, ileride bir gün" gibi, ya da soruyu sorana daha büyük bir acı veren "kafamdaki eşi bulduğumda" cevabı bu listedeki birkaç dışavurumu aynı anda kapsar. "sorun sende değil bende", "seni belki senin istediğin gibi sevemedim ama kendime göre sevdim" gibi ifadeler de bağlanma korkusu olan bireylerin sıkça dayandıkları ifadelerdendir.
- beraber olduğu eşten gerçekçi olmayan beklentiler içinde olmak ve eşi sürekli yokuşa sürmek.
- ideal eş arayışı, beyaz atlı prens saplantısı yüzünden karşısına çıkan aslında gayet mülayim, kabul edilebilir derecede ve müsait alternatiflere burun kıvırmak, kurduğu beraberlikleri hep geçici görmek vs...
- sıkıcı olma ve sıkıcı olan insanlarla beraber olma korkusu ile sürekli yeni insanlar heyecanlar peşinde koşmak, ama bu arada gerideki ilişkileri yıktığını farketmemek. ya da farketse dahi "demek ki öyle olması gerekiyordu" diyerek olayın sorumluluğunu almaktan kaçınmak.
- hata yapmaktan, yanlış seçim yapmış olma ihtimalinden korkmak.
- "ya 20 sene sonra birbirimizden bıkarsak? bak falanca ve filanca da iyi başladı ama sonra evlilikleri neye döndü" gibi çooook ileride olabilecekleri düşünmekten bugünü yaşamayı ve bugünün gerçekleri ile yüzleşmeyi reddetmek.
- verilecek kararın daha ileride daha iyi bir fırsatı kaçırmaya sebep olacağı düşüncesi ile karar vermeyi ertelemek.
- durup dururken can acıtıcı davranışlarda bulunmak.
- sürekli olarak eşin kötü/başarısız yanlarını bulmaya çalışmak, kendisine karşı mesafe koyma aracı olarak kullanmak, sürekli olarak ilişkinin ilerlemesinin önüne engel çıkarmak,
- ilişkinin en iyi döneminde ilişkiyi sabote edici davranışlarda bulunmak.
- sadakatsizlik. aynı anda birden fazla kişi ile ilişkiye girmek, aralarında gidip gelmek. ("seni seviyorum ama onu da hayatımda istiyorum")
- ilişkiyi gizli tutmak, eşi kendi yakınları (aile, akraba veya arkadaş grubu olabilir) ile tanıştırmaktan kaçınmak.
- coğrafik, duygusal ya da pratik olarak müsait olmayan ilişkiler kurmak. ör. başka şehirde/ülkede yaşayan ve ayda yılda bir arayıp uğrayıp giden birisi ile ilişkiye girmek ve onun hayalini kurmaktan yanıbaşındaki gayet mülayim adayları görememek ya da onlarla istikrarlı ilişki kurmaktan kaçınmak; ya da evli olduğunu ve eşinden ayrılıp ona gelmeyeceğini bile bile birisi ile ilişkiye girmek; ve en bariz olanı, bağlanma korkusu olduğunu kendisine açıkça söylediği halde birisi ile ilişkiye girmek vs.
- buna karşılık, müsait ve uzun süreli olma şansı ve potansiyeli olan ilişkilerden de kaçmak.
- duygusal ve fiziksel olarak sürekli gidip gelmeler. çok yakınlaştığında ilişkiden kaçıp daha sonra tekrar geri dönmek, tekrar kaçmak, tekrar dönmek, tekrar kaçmak, tekrar dönmek, terketmek, geri dönmek, tekrar terketmek, tekrar geri dönmek vesaire vesaire...
- eski ve yeni ilişkiler arasında gidip gelmek.
- evet veya hayır diyememek.
- sürekli hayal kurmaktan dolayı fiziksel ve zihinsel yorgunluk hali. geceleri uyuyamamak, sabahları kalkamamak. yapılması gerekeni ve hemen harekete geçebileceğini bildiği halde, yapılacak işin getireceği neticeleri hayal etmekten bir türlü işi yapmak için harekete geçememek. zihinsel felç durumu.
- bu bağlanma sorununu sadece karşı cins ilişkilerinde değil, işte, alışverişte ve yaşamın diğer bölümlerinde de yaşamak. kendini bir branşa adayamamak, ondan ona atlamak. ne alacağına karar verememek, seçenekler arasında boğulmak, "ya daha iyisi varsa?" diye seçim yapmakta sürekli zorlanmak.
- kararsızlığın ileri aşamalarda kişiyi felç edici hale gelmesi. hiçbirşey yapmak istememek, sabahları kalkamamak, geceleri uyuyamamak, hayal kurmaktan bir türlü aksiyona geçememek.
- ve en barizi; bağlanma sorunu olduğunu, uzun vadeli ilişkilere hazır olmadığını açıkça eşe ilişkinin başında söylemek. bağlanma sorunu olan insanlar bu sorunlarının açıkça farkındadırlar, ancak durumlarını değiştirmek için çok çok çok azı birşeyler yapmaya çalışır. büyük bir çoğunluk ise korkularına teslim olmayı o korkularla yüzleşmekten daha emniyetli görürler ve kabuklarına çekilirler. ancak maalesef bu gibi açık sinyaller ilişkiyi sürdürmeye niyetli olan tarafça genellikle göz ardı edilir.
bağlanma korkuları olan insanlar içten içe, ve hatta kendilerine oluşturdukları herkesin bilmediği özel dünyalarında ekstremde yaşayan insanlardır. mesela hiç erkeklerle yüzgöz olmadığını sandığınız bir kız, bilmediğiniz -ve çok yakınlarının da bilmediği bir başka ortamda- çene düşürecek ekstremlerde yaşayıp sonra diğer tarafa döndüğünde sanki hiç o taraklarda bezi yokmuş gibi bir yaşam sürebilir. erkekler için de benzer şeyler söz konusudur. bağlanma korkusu olanların en büyük korkusu bilinmektir. birilerinin onların içyüzünün farkına varması, o korkularını öğrenmesi tahammül edemeyecekleri bir korkudur. içlerinin bilinmesini istemezler, zira bu dış dünyaya karşı çizmeye çalıştıkları mükemmel insan profilinin yıkılması demektir. oysa bağlanma korkusunu yaşayanların sığındıkları en şefkatli limanlardan biri, daha önce bahsedildiği gibi, narsisizmdir.
o yüzden beraber oldukları insanlara da gerçekte kim olduklarını göstermek istemezler. o derece bilinecekleri bir yakınlaşma ihtimali doğduğunda, ya da ilişkide sıra ona geldiğinde bir anda bir mazeret bulup ya da ilişkiyi mahvedecek ya da sekteye uğratacak bir harekette bulunup karşı tarafı iterek, veya kendilerini çekerek içyüzlerinin öğrenilmesini engellerler.
bağlanma sorunundan muzdarip kişilerle ilişkiye girenlerin en büyük yapacakları hata, bu durumun farkına vardıkları halde eşlerinin karakterindeki bu dengesizliği değiştirip düzeltebileceklerini sanıp, kendi ilişkilerinin çok özel olduğunu düşünerek bu ilişkiye devam etmeleridir. ancak her ne kadar bize kabul etmesi zor gelse de, araştırmalar yaşadığımız ilişkilerin bir şablona oturtulabilecek kadar benzer desenler taşıdığını göstermektedir. bu tip ilişkilere takılıp kalan bağlanmak isteyen taraflar, eğer bir an önce bağlanma bozukluğu olan eşi terk edip hayatlarından tamamı ile silmezlerse ilişkinin sonunda çok ağır yaralar alacaklar ve büyük bir ihtimalle kendileri de birer bağlanma sorunu olan birey haline dönüşeceklerdir.
kişinin, ilişkide bulunduğu insanın terapisti olmaya çalışması, yapabileceği en büyük hatalardan biridir. davranış bozukluğu gösteren tarafın, kendisini sorumlu hissedeceği, kendisine verdiği sözlerin bağlayıcılığını hissedeceği bir üçüncü şahıs olmalıdır ki kendisini düzeltme yönünde adım atma zorunda hissetsin. aksi halde eşine sürekli olarak söz verecek ama tutmayacak kaçacak, sonra geri dönecek, tekrar kaçacak, tekrar dönecek ve böyle git gellere devam edecektir.
o yüzden ne kadar acı gelirse gelsin, bağlanma korkusu olan eşleri ilişki içinde tedavi etmeye çalışmamalı, bir an önce zararın neresinden dönülürse kârdır diyerek ilişki tamamen kesilmeli ve bağlanabilen eş arayışına devam edilmelidir. zor bir süreçtir, ancak gangrenli uzvu kesmenin gerekliliği kadar gereklidir. aksi halde bütün organizmanın aynı davranış bozukluğuna teslim olması kaçınılmaz olur.
araştırmalar sonunda elde edilen bulgular göstermektedir ki, bağlanma sorunu olan insanlar aktif ya da pasif olarak ilişkide rol alabilmektedirler. aktif olanlar özellikle bağlayıcı ilişkilerden kaçmaya çalışan taraf olurken, pasif olarak bağlanma sorunu olanlar da sürekli olarak aktif sorunluların peşinden giden ve onlarla uzun süreli beraberlik kurmaya çalışmakta ısrar edenler olarak ortaya çıkmaktadır.
dolayısı ile "benim de şansıma karşıma hep evli erkekler çıkıyor", "hangi kadınla çıktıysam hepsi hala eski sevgililerine aşık çıktı birader", "aslında işi çok yoğun da stres altında, o yüzden bağlanamıyor" vesaire gibi mazeretler ileri sürenler de aslında pasif olarak bağlanma sorunu olan insanlar olarak tanımlanmaktadır. karşılarındakinin bağlanma sorunu olduğunu ve asla ilişkiye bağlanmayacağını bildikleri halde ısrarla bu gerçeği görmezden gelip, iki taraflı bağlayıcılığı olmayan bir ilişkiyi devam ettirmeye çalışmakla aslında iki taraflı bağlayıcılığı olabilecek bir ilişki içine girebilme ihtimalini bertaraf etmiş olmaktadırlar.
bunu da ötesinde, bir ilişkide pasif bağlanma korkusu olan tarafı oynayan kişinin, bir sonraki ilişkisinde rol değiştirerek aktifi oynaması, bir sonrakinde tekrar pasifi oynaması da tipik bir bağlanma bozukluğu davranış biçmidir. hatta bu rol değişimi bağlanma sorunlu bir ilişki sürecinde de en az bir defa yaşanır.
ayrıca, bağlanma sorunu olan bireylerin evlenmeyeceklerini düşünmek de doğru bir yaklaşım değildir. evli oldukları halde bağlanma sorunlarını aşamayan ve bu sorunları evlilik süresince de dışa vuran çok insan vardır. zaten bu tip sorunları olan evlilikler uzun süreli ve sağlıklı olmaz.
bağlanma korkusu taşıyan insanlar yaşamlarını gerçekleri analiz edip vardıkları bulgularla yönlendirmek yerine fantazi ürünü düşüncelerle yönlendirirler. bunun sebebi, yaşamlarının daha önceki bölümlerinde karşılaştıkları ancak müdahele etme güçlerinin olmadığı bazı gerçek durumların kendilerinde hayal kırıklığına sebep olması ve kendini koruma içgüdüsü ile ileride o problemlerle tekrar karşılaşmamak için o tip durumlarla karşılaşma ihtimallerini ortadan kaldırmaya çalışmalarıdır. bu kişi üzerinde oldukça yorucu psikolojik boşluk etkisi yapar, ancak kişi, bu davranışlarının çıkış noktasını dahi sorgulamaya korktuğundan neden öyle davrandığını bir türlü bilemez, ve hayal dünyasına hipnotize olmuş bir şekilde yaşamını sürüncemelerle sürdürür.
bağlanma korkusunu yenebilmek için bu korkulara sebep olan geçmiş olaylarla yüzleşmek ve hesaplaşmak gerekir. bu, o korkuların yersiz olduğunu görmek için gereklidir. zira geçmişi unutmak diye birşey söz konusu değildir. bilinç üstünde unutulsa bile, geçmiş deneyimler bilinç altında yaşamaya ve karar mekanizmamızı etkilemeye devam eder. eğer bu duygular doğru anlaşılıp kontrol edilemezse ciddi sosyopsikolojik sorunlara sebep olmaya devam eder.
kendisinde bağlanma korkusu olduğunu bilen ve bundan kurtulmak isteyenler, gurulara murulara içe dönüşlere meditasyonlara para harcamak yerine bu işi bilimsel olarak yapan ve bu konuda uzmanlaşan psikolog ve terapist uzmanlara görünmeli, ve herşeyden önce tedaviye bağlanma dirayetini göstermelidirler. tedaviye bağlanabilirlerse, onun ikinci aşaması olarak işe ve eşe de bağlanma cesaretini kendilerinde bulabilirler. ancak tedaviden dahi kaçıyorlarsa onlar için yapılabilecek birşey yoktur. ne kadar sevsek, aşık olsak, özel olduklarını düşünsek de... geçip gitmek gerekir.
hipnoterapinin geçmişle ilgili korkulardan kurtulmada başarılı olabildiği söylenmektedir, ancak kişi tarafından iyice incelenmesi gerekir. "
(kaptan onedir, 28.04.2008 12:38 ~ 25.02.2009 00:07)
16 Nis 2009
Kehribar Kadınlar

17 öykü, 16 katre abre...
24 saat içinde bir solukta okuduğum kitaba adını veren kehribar kadınlar ile açılışı yaparken bozkırlarda nefes alan , sevdiğine kavuşamamış, kavuşmuş eksik kalmış ona çocuk veremediği için yetememiş, sevmiş ve sevilmiş ama ecel tarafından sevdiği elinden düşüvermiş kadın ve adamların kimisi birbirini takip eden kısa öykülerin içinde ordan oraya savrulurken kevser ruhi sağ olsun her kelimesi her satırı ile yarası tam iyileşmemiş yüreğime düşürdü katreleri... ve dağlandı her damlada açık yaram. sızı kaldı.
eskinin saf katıksız duygularını taşıyan kehribar kadınlarım geldi aklıma hayatımdaki. ufacık çocukken her birine özenerek, gözlerimi kocaman açarak dinlediğim sevda öyküleri geldi gözlerimin önüne; sonu ayrılıkla, hasretle biten... hayranlıkla dinlediğim kadınlarım geldi... büyük teyzem ve büyük halam... hayata kapattıkları yürekleri geldi... ipekböceği gibi kozasından çıkıp uçup göğe doğru gitmeleri yalnız başlarına... kevser ruhi'nin moda koyunda bekliyor öyküsünde anlattığı gibi onların arkalarında kalan hayatlarına şahit olmuş eşyalarının, yokluklarının ardından yaşadıkları sessiz isyan resmedildi zihnime... kehribar kadınlarım geldi tek tek gözümün önüne... ailemin kadınlarının ortak yazgısı... yazgım... ve bu yazgının gidişatını bozamayacağımın kabullenişi ile adımlarını sessizce takip edişim geldi gözümün önüne... ilk damlalarımı onlar için akıttım... kendim için akıttım...
son öykü eyvah'a ulaştığımda milyonlarca kelime uçuşuyordu beynimde... asla, ama asla satırlara dökemeyeceğim yoğunlukta duygular!
ve hepsi hapis kaldılar bende...
mutsuzluk ile mutlu olmak anlam buldu kerem'in iç hesaplaşması ile...
bir kadının seni bensizliğe mahkum ediyorum'u karşılığını buldu kelime haznemde...
"kendim ettim kendim buldum
gül gibi sarardım soldum eyvah, eyvah..."
13 Nis 2009
~ Türkan Saylan ~
burs talebinde bulunanlarla birebir bizzat görüşerek sonrasında burs alacak öğrencilere bizzat karar verendir türkan saylan hanımefendi... sanırım normalde burs başvurularında teke tek görüşme söz konusu, ama 17 ağustos depremi sonrası olan burs taleplerinde durum farklı idi derneğinin tarlabaşında olan ahşap binasında yaklaşık 100 depremzede bir arada idik... genişçe bir salonda toplanmıştık ortadaki yuvarlak masada türkan hanım oturmakta idi. evimizdeymişcesine oturmuştuk koltuklara sandalyelelere koltuk kenarlarına yerlere... yaklaşık 25 dakikalık -ki bana ömrümde yaptığım en uzun sohbet/konuşma gibi gelmişti- süre boyunca atatürk üzerine, çağdaş türkiye üzerine, aydın ve çağdaş türk gençleri üzerine, yapmak istediklerimizden hayallerimizden bahsetmiştik... sohbet ufak bir yer sarsıntısı ile sona ermek zorunda kalmıştı. depremzede olan bi çok öğrenci o ahşap evdeki yaylanarak sallanma anında - ki beton binalara göre daha fazla sallanmıştık- tekrar o geceye dönmüş çığlıklar atmaya başlamıştık... enkazlar yıkılan evler kaybettiğimizi yakınlarımız yaşadığımız travma tekrar gözlerimizin önünden geçmişti o saniyelik süreçte...
sallantı sonrası hatırladığım türkan hanımın herkese tek tek sarılmaya çalışması idi... "ne garip keşke daha büyük kolları olsaydı, hepimiz kendimizi daha güvende hissederdik, hepimizi kucaklardı" diye geçirmiştim içimden...
şimdi okulum biteli yıllar oldu, yıllarca çalıştım güzel işlerde, kimi zaman da işsiz gezdim şimdi olduğu gibi... ama o sene eğitimimi tamamlamada ve kalacağım yeri bulmamda önce türkan hanım sonra atatürkçü düşünce derneğinin emeği büyük... aslında türkan hanımın kolları koskocaman ve daha hayata yeni adım atmaya çalışan bi çok gencin elinden tutup hayatlarını devam ettirebilmeleri için eğitimlerine destek veriyor. yeri geliyor tek tek ilgileniyor, yeri geliyor hepsine kucak açıyor...
hakkında atılıp tutulmasından çok yıllardır yaptığı iyi ve güzel işlerle anılmasını istediğim için yaşadıklarımdan bir örnek vermek istedim oysaki bir çok türk gencinin hayatında ufak bir ayrıntı olarak hatırlansada aslında hayatları üzerinde ne kadar büyük bir ayrıntıdır türkan saylan...
meyve veren ağaç taşlanır ne diyeyim...
12.04.2007 -İstanbul-
----------------------------------
yıllar önce deprem sonrası 2 kurumdan burs alarak eğitimimi tamamladım.
bunlardan bir tanesi türkan saylan hanımefendinin başında olduğu dernekti. dernekten bağımsız olarak benim için türkan hanım önemli bir yer tutmakta.
bugün ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alındığını öğrendim.
burs görüşmelerinde başvuran adaylarla atatürk üzerine, çağdaş türkiye üzerine, aydın ve çağdaş türk gençleri üzerine ve eğitimimizi tamamladığımızda yapmak istediklerimizin, hayallerimizin üzerine sohbet etmektedir...
bugün yaşanılanlar çok değil 5-10 sene sonra; atatürk, çağdaş türkiye, çağdaş türk genci gibi kavramların zikredilmesinden bile çekinir hale geleceğimizin, okumaktan, düşünmekten korkar hale geleceğimizin ve bu eylemleri sanki bir suçmuşcasına gizli gizli yapmaya başlayacağımızın bir habercisidir.
fahrenheit 451'da anlatılan dünyaya adım adım yaklaşırken türkan saylan ile geçmişte bir yerde hayatımın kesişmiş olmasından gurur duymaktayım.
13.04.2009 -İstanbul-
16 Mar 2009
Dexter

Baş karakteri ilk iki sezonda kahraman olmayan, son sezonla kahramanlaşmaya başlatılan dizi.
Bundan sonra yazacaklarım spoiler içerebilir içermeyebilir de.
Sadece "Dexter Morgan" hakkında genel bir bilgilendirme yapmaya çalışacağım bölümlere değinmeden.
İlk iki sezonu izlemeden 3. sezonu izlemeye başlamış geçtiğimiz hafta en başından itibaren bütün bölümleri izlemiş birisi olarak söyleyebilirim ki `dexter` ilk iki sezonda kahraman değil. İlk iki sezonda yerine oturmamış birşeyler vardı. Yeni sezonla cinayet işleme sebepleri değişmiş; yaşadıkları ve öğrendikleri ile artık kendi kurallarını oturtup "yönlendirilmiş ihtiyaçlarını" arkasına alarak artık nazarımda zevk almak için değil de çizgi romanlarda kendi yasalarını uygulayıp adalet dağıtan batman vs gibi türevlerinin kanlı versiyonu haline gelmiştir.
Çoğu zaman hukuk sistemindeki kimi boşluklardan ya da ya da bazı bürokrasi forsundan yararlanarak sokaklarda serbestçe dolaşmaya devam eden ceza almadan yakasını işlediği suçlardan sıyıran kişilere karşı çoğumuzun içinde öyle ya da böyle açığa çıkan ama uygulamaya dökemediği öldürme isteğini Dexter hepimiz adına gerçekleştirmektedir.
3. sezonu izleyerek Dexter ile tanıştığımda sorgusuz sualsiz "kahramanım" olarak ilan etme sebeplerimden biri de budur. Çünkü adaletin yerini bulamadığı yerlerde kendi yargımı yapıp cezamı kesmek istediğim durumlara dexter tercüman oluyordu. İlk iki sezonla beraber bütün olarak baktığımda hisleri, sorumlulukları olmadığı üstüne basa basa her bölümde vurgulanarak işlediği cinayetlerden haz alan bir adam olan Dexter kendi ile ilgili gerçeklerle yüzleştikten ve hayatına giren insanlara karşı her ne kadar sürekli inkar etse de bağlanmaya başlamasından dolayı apayrı bir adam olmuştur. Bir nevi emotional killer...
13 Mar 2009
~ Mutsuzluk İle Mutlu Olmak ~
9 Şub 2009
Gidiş ...
kayıp gitmekte olan kişi unutulmuşluğunun cevabını verir kendine; ben sana erken sen bana gec diye...
kanatlarını açar ve rüzgarı kanatlarının altına alır yavaşça süzülür göğe doğru, maviliğe doğru, yeni bir hayata doğru...
onun gittiğini canı yanarak anlayan boşvermiş ise boşalan ellerini havaya uzatır kalır öylece şaşkınca onun ardından.
kayıp giderken hiç gitmeyeceğini sandığı canı uzaklaşırken ondan, fersah fersah sokarken araya mesafeleri...
uçup giden ise ardından uzanan elleri hisseder ama geriye dönüp bakamaz, acı ile gözünden tek bir damla yaş süzülürken. dönmez, dönemez...
22 Oca 2009

melodisinde ve sözlerinde can yakan bir tını olan, gözleri dolduran balad.
nemli bir havada buz gibi bir ormanda kapana kısılmış gibi hissettiriyor insana... son nota ile içinize bir hançer sadece ucu ile batıp kanatıyor ve o yaradan çıkan o tek damla kan düşüp toprağa değdiği noktada bir nehrin kaynağına yol açıyor...
engel olamıyorsunuz...
acizliğiniz geliyor gözünüzün önüne,
haykıramıyorsunuz,
nefes alamadan,
düşüveriyor,
bakışlarınız...
bitiyorsunuz.
15 Oca 2009
~ Hinkal ~
çerkeslerde ise farklı farklı isimlerle bilinmektedir. hatta cerkes boylarına göre farklı isimlerle anılması yanında türlerine göre de ayrıca adlandırılmasıyla geniş bir isim ağına sahip yiyecektir.
patatesli olanını : kabartaylar; mantaz, psihaluj ve psihalve, - abzekler; matez
etli olanını: osetler; kıbın - kumuklar; kurze ve hinkal
olarak adlandırmışlardır.
bu yiyeceğin önemli özelliği olan ilginç balıksırtı görünümünü nasıl yapacağız diye bilmek isterseniz google da aratıp bulabilirsiniz bir sürü videosu var :) Afiyet olsun.
16 Kas 2008
... Gittin , Bitti ...
8 Kas 2008
Nice Bu Hasreti Dildar ile Giryan Olayim
nice bu hasret-i dildar ile giryan olayım
yanayım ateş-i aşkın ile büryan olayım
görmedim gül yüzünü ah-u figan etmedeyim
akıdıp göz yaşımı dert ile nalan olayım
kapladı bu nârı firkat cismi ğem âludemi
korkarım heşre keder böylece suzan olayım
sevdiğim rağmet yeter incitme artık kalbim
gel dilersen yusuf-u asa, bend-i zindan olayım
lütfiyim bülbül gibi gülşende feryat eylerim
vuslatı yâr ile ancak şâdi ğendan* olayım...
Kazancı Bedih
http://www.youtube.com/watch?v=4s775L6S6Dc
Not: youtube dan ulaşamazsanız www.ktunnel.com ya da başka bir proxy kullanarak ideonun linkini kullanarak izleyebilirsiniz.
... Yorumsuz ...
30 Eki 2008
Sıcak bir davet...

Havada bir garip sessizlik var bir bekleyiş içinde doğa... Ruhlara dinginlik olarak iz bırakmakta.
Belki sadece ben bu şekilde hissediyorum bilemiyorum. Yazasım geldi bu akşam. Uzunca süreden sonra ufak ufak şiirler dışında mini bir yazı yazmak istedim. Kalemin kağıt üzerinde dans etmesi kadar etkili olmuyor klavyenin tuşlarına dokunmak, kalem-kağıt ikilisinin arasındaki ebedi aşk gibi bir şiirsellikle de kelimeleri şekillendiremiyorsun. Ama işte teknoloji ne yaparsın onla da olmuyor onsuz da olmuyor. Ha bir de teknoloji geldi mertlik bozuldu değil mi?
Herşey garip bir soğuklukla, duygulardan arınmış vaziyette.
Birinin gözlerinin içine bakarak çay yudumlayıp, ne düşüneceğini umursamadan cümlelerini sıralayıp ağız dolusu gülmek, güldürmek... Mimiklerini inceleyip söylediklerime verdiği tepkilerden çıkarımlar yapmak. Bir dokunuş, bir bakış, bir koku, bir sıcaklık... Tüm bunları görerek yaşamak, hissetmek... Sevmiyorum klavyeyi... Konuşurken karşımdakine dokunmak mutlu eder beni... Şu an içimdekileri bu sanal sayfaya dökerken okuyanın neler hissedeceğini, hangi kelimeme nasıl bir mimikle tepki vereceğini bilememek ve bunun beni delicesine merakta bırakması... Nasıl da bir karın ağrısı, nasıl da bir huzursuzluk... Ekran başından dokunabilir mi insan karşısındakine?
Hadi son demlerini geçirmekte olan güzel sonbaharda sohbet etmekten keyif alacağınız birisini karşılıklı oturup sıcak birer çay içmek için davet ediniz bir yerlere... Ne kaybedersiniz ki? :)
27 Eki 2008
Bir yağmur...

Bir yağmur...
Her düşen damlasında ıslatmayan ısıtan...
Uzaklaştırmayan yakınlaştıran; ayırmayan bağlayan..
Bir yağmur... çocuk ruhuna dokunan ürkekçe,
Yürekten gözyaşına ulaşıp umarsızca damlalara karışan; ordan dudaklara tuz olan..
Bir yağmur ki aslında güneş olup bulutların ardına ulaştıran...
Gökyüzünün hırçınlığından denize doğru şefkatle ulaşan.
Kumsalla denizi birleştiren dudak dudağa...
27.10.2008 - İstanbul
...

Kapatmışken herşeye kalbini; duvar örmüşken etrafına, o duvarda güneş ışığının süzüleceği kadar da olsa ufacık bir boşluk bıraktığını farketmediysen, bir gün yağmur bulutları açınca güneşin önünü; içeri doğru süzülen sıcacık gün ışığı ile bir de farkedersin ki ördüğün duvarın içinde buz tutmuş olan "sen" her vuran güneş ışığı ile damla damla erirsin... Yıkmaya başlarsın duvarlarını... Ve buzuldan kurtulurken ıslanmış olmanın verdiği titremeni biri sana sıcacık sarılarak giderir...İşte kalp bir ritme uymadan hızlı hızlı atmaya başlar o an... Ve farkedersin ki karnında kelebekler uçuşur... hatta ne uçuşması dans ederler...
27.10.2008-İstanbul
1 Eyl 2008
Ruh Yorgunluğu ...

"Günü bitirmek üzereydi, bakışları yorgundu. Tek başına oturuyordu terminalin en dipteki masasında. çantasından sigarasını çıkarttı ve derin bir nefes çekerek yaktı... Daha önce defalarca yapmış olduğu yolculukları geldi aklına ona giderdi içinde bin türlü heyecanla, ruhunda fırtınalarla. sonra ondan geri dönerdi gözlerinden akmaması için dakikalarca cebelleştiği damlalar ve daha eline valizini aldığı dakika kalbine çöken özlem ile... Derin bir nefes daha çekti sigarasından. Ne kadar olmuştu onu görmeyeli? Koskoca bir sene. Bir nefes daha aldı. Yorgun hissediyordu kendini. Ruhu nasıl yaralıydı. Biraz zaman geçmesini beklemişti. O kadar yorulmuştu ki. Ne kadar olmuştu diye sordu kendi kendine tekrar. Kocaman bir sene diye yineledi cevabı gülümsedi hafifçe...
İnancı, güveni kalmamıştı hiçbir şeye hiç kimseye; ne komikti herşey. Son nefesi de çekti sigarasından, sonra yavaşça kültablasına bastırdı. Gülümseyerek. Ardında bırakarak hepsini. Yerinden kalkıp onu başka şehire götürecek otobüse yöneldiğinde ardında bıraktığı o şehirden gelen otobüsten yolcular iniyordu... "O" yanında sevgilisi ile geçip gittiğinde hiçbir şey hissetmedi... "
1 Eylül 2008 - İstanbul/Otogar
8 May 2008
... İyi Ki Doğdum ...

Gördün mü otuz oldum
Özgürüm kanatlandım
Durmadım ayaklandım
Koşup ilerliyorum
İyi ki doğdum
Ne güzel bir kadın oldum
Erkekler hep peşimde
Ama aklım işimde
Sınırı zorluyorum
Kalamam hayatın köşesinde
O zaman neşesi neresinde
Koysalar önüme bariyerde
Çocukta yaparım kariyer de
Pes etmem ben en zor günümde
Kanatlandım özgürüm bende
Deseler geçecek bu heveste
Çocukta yaparım kariyer de
23 Mar 2008
Başlamayan bir aşkın ardından ağlamak...

kalpten giren bir bıçağın sırta dayanması gibidir, sanki nefesini kesercesine...
" bugün nihayet o geldi... beraberce çıkıp gittiler işte ... arkalarından baka kaldım... beynim durdu, hayat durdu, herşey durdu... uzaklaştıkça onlar birlikte ben ufaldım, ufaldım, ufaldım... bir daha çıkmak istemedim gün ışığına... işte o an ; gecelerce birikmiş katreler, göz pınarlarımdan süzülerek yüreğime aktı, acıttı, yaktı..."
22.03.2008 - İstanbul...
8 Şub 2008
24 Oca 2008
Seni Seviyorum Sessizce...

Bazı zamanlar isyan cümlesidir. Acıtır.
Kalbinizin en ücra köşesinden ulaşır dudaklarınıza dile getiremezsiniz, kavurur.
"...bir nefes kadar yakın ama uçurum kadar uzak tenine dokunmak istesem başarabilirmiyim inan hiç bilmiyorum... öylece acizim işte...
herşey içimde taa derinlerde kalbimin de bir köşesinde... gözlerinin içine her baktığımda dilimin ucuna kadar gelen kelimeleri zaptedebilmenin sızısı var ruhumun kuytularında. inceden inceye sızlayarak gözyaşlarımdaki cümleler ile herşey dökülüyor işte ellerine... bundan böyle hep benimle kalacak olan bu büyük sır sığmasada artık yüreğime...
seni sevmenin güzelliği kelimelerime kalemimin ucuyla dökülsün büyük bir yaprağın bitimsiz yüzeyine... bilmeyesin gene olsun varsın... ilkbaharda yemyeşil olsun sonbaharda sararıp kurusun , çatlayıp dökülsün kum gibi ; kış güneşinin darbeleriyle ve hafif esen rüzgariyla serilsin ayak bastığın her yere... gülümsemen yaksın içimi, gözlerinin ışıltısı acıtarak üşütsün bedenimi... gelgitler içindeki günlerim kavuşsunlar nihayetinde yıldızsız gecelere... yağmurlara karışarak aksın gözlerimden yaşlar karışsın nehirlere ulaşsın bir sahil kenarında köpüklerle iz bıraktığın kumsaldaki ayak izlerine.attığın her adımda ezip geçerken yüreğimi çıtırtıları ile ulaşsın kulağına seni seviyorum deyişimin acizliği.
seni seviyorum...
söyleyemediğim her anda bir tel daha isyan etsin saçlarmdan erişsin yüzüne baktığımda gördüğüm ışıltılı beyazlığa..
söyleyemediğim her anda bir katre daha düşsün gözlerimden ulaşsın tuzlu tadı dudaklarının ucundan kalbine acıtsın ruhunu, seni sevdiğimi bilmediğin her anda sebepsizce ürpersin için bunun için...
seni seviyorum demek istedim sadece..."
16 Oca 2008
Neler neler.
Geçtiğimiz hafta Pazar günü ani bir şekilde bir Ankara yolculuğu gerçekleştirdim. İnsan oğlu kuş misali derler ya aynı o şekilde... Cumartesi gece yarısı binip uçağa hop Ankara :)
Arkadaşım geldi beni aldı AŞTİ'den onda kaldım o gece. Dünya tatlısı, naif, kırılgan... Geç saatlere kadar oturup konuştuk dertleştik biraz. Sonra uyku galip geldi uyuyverdik.
Evimde uyuyormuşum gibi oldum ne yalan söyliyim evimde bile bu kadar huzurla uyumamıştım uzun zamandır.
Sabah uyandığımda saat 7:00 idi... Etrafıma bakındım nerdeyim diye önce sonra sabahları suratsız olduğumu söyleyenlere inat gülümsedim perdenin arasından sızıp suratıma vuran güneş sebebiyle... Kalkıp araladım perdeyi dışarıda bembeyaz bir manzara, zaten Ankara -9 / - 10 derece her yer buz idi gece geldiğimde... Sonra bana açtığı çekyata girip tembellik yaptım 1 saat kadar 8 gibi de o uyandı yüzünde kocaman bir gülümseme ile " Günaydın" diyerek... Birlikte kahvaltı hazırlayıp cam kenarında bulunan mutfak masasında elimizde fincanlar benim üzerimde Hello Kitty'li pijama onun üstünde tavşanlı bir pijama gülerek keyifle güzel bir kahvaltı ettik. Uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim kısa sürmüştü ama tüm o son dk uçağa atlayıp Ankaraya gitmeme, yol yorgunluğuna değmişti... :) 9:30 gibi etrafı toparlayıp giyinip sırt çantamı alıp evden çıkmaya hazırdım. Benimle beraber minibüs durağına kadar inip yolcu etmeye indi. Pazar sabahına enerji dolu ve gülümseyerek başlamıştım ya artık herşey boş idi :) İnsan kendi kendini mutlu edebiliyor ufak şeylerle de olsa bunu tekrar farkettim. Kalkıp oraya gitmek benim elimde idi. İşim var bilmem ne diye bahaneler yaratmak da bizim elimizde... Öğrendim ki hiç bir şeyin bahanesi yok.. Herşey bizim elimizde.
Yaklaşık 1,5 senedir reiki ile ilgileniyorum. Kendime ve yakınımdaki kişilere reiki uyguluyorum... Pazar günü için Reiki Master'ım eğitim olduğuna dair bana cuma akşam mesaj yolladığında açıkçası ona gelemeyeceğimi söylemiştim. Sonra birden bire "neden gitmiyorum ki atlayıp bir uçağa" deyip hemen uçak için gidiş biletimi almış ; Pazar için de gece23:45 arabasına da dönüş biletimi almıştım. Konutkent'e vardığımda Reiki Masterımı aradım beni indiğim yerden alıp evine götürdü... Diğer katılımcılarda birer birer geldiler... Artık 2. aşama reiki eğitimimi de tamamlayıp sertifikamı aldım... Bundan böyle sevdiğim bi çok insana uzağımda da olsalar reiki uygulamasını gerçekleştirebileceğim :)
5 Oca 2008
~ Baba ~
- ben gidiyorum.
+ nereye kızım bu saatte.
- saatin nesi var baba daha 1 bile olmadı.
+ nereye gidiyorsun ki pijamalarla şimdi anlamadım ki ben.
- baktım evde çekirdek yok, kardeşime gidiyorum onlarda kuruyemiş stoğu vardır.
+ ne diyim ki ben sana gece yarısı karşı apartmana çekirdek için gidilir mi??
- hadi öptüm...
Ufak kız üç gün sonra işten gelindiğinde salonda oturan aile fertlerini bulur kapıdan girince karşısında. maaile film izliyorlardır. Çantayı bırakır tekli koltuğa doğru son enerjisiyle ulaşır ve tabiri yerinde ise yığılır kalır. " yağmur yağdıda ıslandım da otobüs gelmedi de 7 den beri yollardayımda biik bik bik bik... ühühühühühü" diye söylenmeye başlar... Yerde uzanmış olan baba kalkar, kız önce kendi dırdırı yüzünden içeri gittiğini sanır babasının... Babası 1 - 2 dk sonra elinde iki koca çekirdek paketiyle gelir. " bundan sonra çekirdek yok diye evden gitmiyceksin sana çekirdek aldım eheheh" der. Ufak kız önce ;"canımmm benim" diye sarılıp babasını öper ve ağlamaya başlar...
Hikaye budur bu değildir, buna benzer pek çok şey olmuştur. Bu baba ki valizini alıp "ben gidiyorum baba x şehrine yerleşicem iş bulucam şöyle yapıcam" dediğinde de "iyi kızım git nasıl mutlu olacaksan" demiştir. Aynı baba elinde valizi ile geri gelen çocuğunu ağlarken sızlarken sarılıp susturmaya çalışmış "ama sen mutlu olucaktın hani ne ağlıyorsun mutlu oldun geldin işte bitti gitti" demiştir. Bu baba ki bebekken hastalanmış ve tedavisi için türkiyede bulunmayan aşıya ihtiyacı olan bebeği için 2 aylık maaşını döküp aşıyı getirmiş sonrada aylarca mesai saatleri sonrasında borçlarını kapatmak için karaborsacılık yapmış işportacılık yapmıştır. Bu baba ki bacağını kırdığı çalışamadığı dönemde 1 ekmek almaya paraları yokken o dönemde yeni çıkan cips türevlerinden biri için "alabilir miyiz paramız var mı" diye soran kızına o cipsi alabilmek için alyansını satmıştır. Bebekken altını temizlemiş, hastayken sabaha kadar başucunda ateşinin düşmesini beklemiştir. Büyüyünce kaprislerini çekmiş, ergenlik zamanında "kalbini kıran olmasın da acı çekmesin" diye dört dönmüştür kızının etrafında...
Şimdi o bebek nerdeyse otuz yaşında ve her gece yatarken sabah uyandığında o adamın herdaim hayatında olmasını, uzunca seneler hep elinden tutmasını dilemekte dualarında.
Onsuz bir hiç olduğunun bilincinde, sahip olduğu en değerli varlık olduğunun bilincinde bir gün aniden onu yitirmekten korkmaktadır. Çok korkmaktadır baba kelimesine yüklediği şeyler o kadar fazladır ki o yoksa yarımdır... Biliyor ki güneş o yoksa artık burada; ayaz gibi üşütür...
6 Eki 2007
Breath Me...
Sözleri için
Türkçe anlamı için
Öncelikle , İyiyim , Sağlığım falan iyi, sadece uykusuzluk problemim var... Asortikle dün konuştum en son... Benim kötü olduğumu falan düşünmesini istemiyorum... Zaten sadece bloğa ara veriyorum.. Azimlizim sen den de özür dilerim o kadar uğraştın ettin Bloğumun yeni hali için... Ama ben bu aralar kendimde yazma için şevk bulamadım... Biraz farklı şeyler yapmaya ihtiyacım var bu aralar...
Herkesi çok öpüyorum...
Geleceğim tekrar geri...
Silmeyin beni hemen listelerinizden... Takriben 2008 in ilk günlerinden itibaren tekrar yazmaya başlayacağım buradan bu adresten...
Bana bloğumu açtığım günden bu yana destek olan, moral veren, benle üzülen , benle gülen, benle bir çok şey paylaşan bütün blogger arkadaşlarıma hep yanımda olduğunuz için teşekkür ediyorum...
Özel teşekkürü de Asortik Krep e yapmak istiyorum, Bana abla olduğu için, yol gösterdiği için, kardeşiymişim gibi davrandığı için, Fethiyelerde beni tek bırakmadığı için... Ve en kötü anımda ilk onu arayıp haber verdiğimde bana her anlamda gerçek bir Abla gibi destek çıktığı için....
21 Eyl 2007
Google Aramaları - Vol.1

Uzun zamandır bloğuma google dan bir şeyler aratarak gelenler için bir şeyler yazmak istiyordum.
Kısmet bugüne imiş. :)
Bazen hakikaten komik bazen de hakikaten kelalaka aramalar sonucu sayfama geliyorlar.
Bu hafta sayfamı ne aratmışlar da ziyarete gelmiş sevgili ziyaretçilerim bi göz atalım:
- tadi damaginizda kalsin tatli malzemeleri
Tatlı yiyelim tatlı konuşalım değil mi ?
- dondurmacı ismail şafak
Hımmm yenilebilecek en güzel dondurma (idi) eskisi gibi değil artık. Zaten hiçbirşey eskisi gibi değil artık... Büyükçekmece Beach Clublara benzemiş...
- asortik sözler
Asortik google da meşhur oldun bak :))
- kollar sarkmasın
Kollar sarkmasın evet. Aşırı kilo verdiğinde sarkmasın istiyorsan fitness yolları görünüyor sana ;)
- huzur evinde müdürlük işi arıyorum
Verme verme verme akıl verme, vereceksen huzur ver...
Sanırım bir insan kaynakları sitesi açmalıyım... Umarım aradığınız işi bulursunuz.
- pretty women türkçe ne anlamı gelıyor
Pretty Woman ı kelime olarak çevirdiğimizde ; Hoş Kadın , Özel Kadın anlamına geliyor. Tercüme ücretini kasaya bırakınız lütfen. Öperim gözlerinizden... :)
- fethiyede iş arıyorum
Valla ben 9 ay google da İzmir'de iş arıyorum diye arattım durdum bir sonuç elde edemedim. Oturduğun yerden bulamıyorsun kalk gez dolaş nacizane tavsiyem :)
- pretty woman şarkısını kim söyledi
Sound Track ı soruyorsan eğer Roxette - Its Must Have Been Love
Diğer şarkıyı soruyorsan eğer Roy Orbison - Oh Pretty Woman
- arı oğul vermiş
Bilemedim ki ben şimdi bunu. Arılardan korkarım zaten...
- aziz nesin nin kısa bi şekilde hayatı
- aziz nesin'nin hayatı
- Aziz Nesin'nin doğum yılı
- Aziz NESİN'nin doğum ve ölüm yılı
Aziz Nesin ile ilgili bir çok arama yapılmış. Cevap veriyorum efendim o zaman;
Aziz Nesin'in asıl adı Mehmet Nusret'dir
Doğum: 20 Aralık 1915 Heybeliada-İstanbul
Ölüm : 05 Temmuz 1195 Alaçatı-İzmir
Daha detaylı bilgi için ise :
- Wikipedia ya tıklayınız.
19 Eyl 2007
Birisini çok sevmek ve getirdiği sorunlar...

Birisini çok sevmek... Onun için herşeyi göze almak... Her sorunun üstesinden gelebilecek güçte olduğunuza inanmak... Sevdiğinizle adımlarınızı ileriye doğru atmak... Ama o da ne? Siz ilişkinizde ileriye adım atarken o yerinde durmayı seçmekte... Siz ileri adım atmaya çabalarken o yerinde durup o "an"ı yaşamaya çalışmakta... Siz ileri bir adım daha atmaya çalışırken tuttuğunuz o el yerinde sabit kalıp artık kolunuzu acıtmakta...
İşte tam burada arada geçen zamanda farkedemediğiniz ya da farketmek istemediğiniz şeyle karşı karşıya kalıyorsunuz... Kalbiniz ikiye bölünüyor çatırdayarak. İlk çatlak anında pek önemsemiyoruz çıtırtıyı duyuyoruz ama iki parçaya bölünmemesi için hiç bir müdehalede bulunmuyoruz. Daha doğrusu bulunamıyoruz ellerimiz kollarımız bağlanıyor hareket edemiyoruz. Basiretimiz bağlanıyor bir başka deyişle... Kalbimiz ortadan ikiye çatır çatır ayrılana kadar buna seyirci kalıyoruz. Son parça da koptuğunda bir acı duyuyoruz ama o kalp parçalanma noktasına uzun bir zaman dilimi içinde geldiği için parçanın kopuşu çok acıtmıyor... Sadece hissettiğimiz kalbin diğer kopup giden yarısının boşluğu... O boşluğa alışmak o kadar zor ki... İşte o zorluğu defalarca yaşadığımız için kalbimiz defalarca parçalanıp kopup bir başkası ile yitip gittiği için kalbin onarımının ne kadar uzun bir süreçte gerçekleştiğini bildiğimizden o süreçte tek başımıza kalmanın ne kadar acı verdiğini bildiğimizden işte bu ilk çıtırtı ile başlayan parçalanmaya seyirci kalıyoruz....
Birisini çok severiz, aslında "sevilmek isteriz" de "çok seversek bizi sever" diye mi düşünürüz? Bu ikilemi hala çözemedim... O ki pamuklar içinde sarıp sarmalayıp zarar gelmesin diye gözümüzden bile sakındığımız, başına bir şey geldiğinde içimizin sızladığı, gece başımızı omzuna hatta koynuna dayadığımızda bize huzur veren adam nasıl da bizim kalbimizi hiç acımadan ikiye bölebilmiştir... Şaşkınlıkla kalakalırız bu olayların ardından... Ona değil kendinize kızarsınız... Bütün resim görünüyordu da ben mi görmedim dersiniz. Ki aslında resmin göründüğünü ama görmezden geldiğiniz gerçeğini bilirsiniz...
Bu konu hakkında sabaha kadar yazabilirim... Ama bu ilişkilerin gidişini değiştirmez malesef. Ne mutlu ki bunun bilincindeyim. Hadi o zaman ne yapalım? "Carpe diem" mi diyelim? Günü kurtaralım her doğan güneşle...
Kalbimizin çatırdama aşamasını sessiz ve ağırca bir kenara çekilip izleyelim... Sonunda da sadece iki damla yaş akıtıp ufak bir ağıt yakalım...
Fotoğraf : Selin Demircioğlu
11 Eyl 2007
Yeraltından Notlar

"Hayatı fazlasıyla anlamaya çalışmak acı verir. Hastalıktır" gibi bir tema üzerine kurulu oyun...
Ki bitiminde aptala dönmüş bir şekilde ağzınız açık kalarak olanları şaşkınlıkla izlerken okkalı bir hayat dersi alır ve gözlerinizden yaşlar süzülür. Tam önünüzde sizleri selamlamak için eğilen oyuncular doğrulurken göz göze gelirsiniz buruk bir gülümseme atarsınız onlara doğru, göz yaşlarınızı silemeden delicesine alkışlarsınız. Bir de dekorlar taşınırken sahne değişimlerinde ayaklarınızın önüne yuvarlanan şişe mantarını eğilip alır tüm hislerinizi ona yükler avcunuzun içindeki o mantarı kalbinize doğru tutarsınız.. Eve dönüş yolunda elinizdeki mantarı yüreğinize yakın tutarken hayatta hiç bir şeyi yarım bırakmamayı, fazlaca sorgulamamayı, deliliğin dağlarında gezinip eteklerine tekrar inişlerinizi gözlerinizin önüne getirirsiniz. gene yaşlar süzülür yanaklarınızdan...
Payidar Tüfekçioğlu'nun paltosu ile yaptığı muhteşem danstaki gibi paltonun kolundan çıkarttığı sanki bir yabancıya ait eli ile kendi kendini okşaması, yalnızlığına mutsuzluğuna kendi kendine sebep oluşunu ve onu okşayan elin sonra boğazına sarılması gibi herşeyi aslında kendimizin şekillendirdiği gerçeği ile yüzleşip başımızı önümüze eğeriz...
"Zavallı Mutsuz" olmak için farkında olmadan ne kadar çok çaba sarfettiğiniz ve hayatınızı ilmek ilmek kendinizin ördüğü gerçeği zihninizde; duvarlarınızı yıkmaya başlarsınız mutluluğa koşmak yolunda...
Not: Bu yazıyı 02.04.2007 de yazmıştım

