16 Kas 2008

... Gittin , Bitti ...



yağmur damlalarının ardına sığınıp yaş akıttın yalandan,
bir yudum şarap diye kandırıp kan damlattın ruhumdan ...

8 Kas 2008

Nice Bu Hasreti Dildar ile Giryan Olayim


nice bu hasret-i
dildar ile giryan olayım
yanayım ateş-i aşkın ile büryan olayım
görmedim gül yüzünü ah-u figan etmedeyim
akıdıp göz yaşımı dert ile nalan olayım
kapladı bu nârı firkat cismi ğem âludemi
korkarım heşre keder böylece suzan olayım
sevdiğim rağmet yeter incitme artık kalbim
gel dilersen yusuf-u asa, bend-i zindan olayım
lütfiyim bülbül gibi gülşende feryat eylerim
vuslatı yâr ile ancak şâdi ğendan* olayım...

Kazancı Bedih

http://www.youtube.com/watch?v=4s775L6S6Dc
Not: youtube dan ulaşamazsanız www.ktunnel.com ya da başka bir proxy kullanarak ideonun linkini kullanarak izleyebilirsiniz.

... Yorumsuz ...

30 Eki 2008

Sıcak bir davet...


Havada bir garip sessizlik var bir bekleyiş içinde doğa... Ruhlara dinginlik olarak iz bırakmakta.
Belki sadece ben bu şekilde hissediyorum bilemiyorum. Yazasım geldi bu akşam. Uzunca süreden sonra ufak ufak şiirler dışında mini bir yazı yazmak istedim. Kalemin kağıt üzerinde dans etmesi kadar etkili olmuyor klavyenin tuşlarına dokunmak, kalem-kağıt ikilisinin arasındaki ebedi aşk gibi bir şiirsellikle de kelimeleri şekillendiremiyorsun. Ama işte teknoloji ne yaparsın onla da olmuyor onsuz da olmuyor. Ha bir de teknoloji geldi mertlik bozuldu değil mi?

Herşey garip bir soğuklukla, duygulardan arınmış vaziyette.

Birinin gözlerinin içine bakarak çay yudumlayıp, ne düşüneceğini umursamadan cümlelerini sıralayıp ağız dolusu gülmek, güldürmek... Mimiklerini inceleyip söylediklerime verdiği tepkilerden çıkarımlar yapmak. Bir dokunuş, bir bakış, bir koku, bir sıcaklık... Tüm bunları görerek yaşamak, hissetmek... Sevmiyorum klavyeyi... Konuşurken karşımdakine dokunmak mutlu eder beni... Şu an içimdekileri bu sanal sayfaya dökerken okuyanın neler hissedeceğini, hangi kelimeme nasıl bir mimikle tepki vereceğini bilememek ve bunun beni delicesine merakta bırakması... Nasıl da bir karın ağrısı, nasıl da bir huzursuzluk... Ekran başından dokunabilir mi insan karşısındakine?

Hadi son demlerini geçirmekte olan güzel sonbaharda sohbet etmekten keyif alacağınız birisini karşılıklı oturup sıcak birer çay içmek için davet ediniz bir yerlere... Ne kaybedersiniz ki? :)

27 Eki 2008

Bir yağmur...


Bir yağmur...
Her düşen damlasında ıslatmayan ısıtan...
Uzaklaştırmayan yakınlaştıran; ayırmayan bağlayan..
Bir yağmur... çocuk ruhuna dokunan ürkekçe,
Yürekten gözyaşına ulaşıp umarsızca damlalara karışan; ordan dudaklara tuz olan..
Bir yağmur ki aslında güneş olup bulutların ardına ulaştıran...
Gökyüzünün hırçınlığından denize doğru şefkatle ulaşan.
Kumsalla denizi birleştiren dudak dudağa...

27.10.2008 - İstanbul

...



Kapatmışken herşeye kalbini; duvar örmüşken etrafına, o duvarda güneş ışığının süzüleceği kadar da olsa ufacık bir boşluk bıraktığını farketmediysen, bir gün yağmur bulutları açınca güneşin önünü; içeri doğru süzülen sıcacık gün ışığı ile bir de farkedersin ki ördüğün duvarın içinde buz tutmuş olan "sen" her vuran güneş ışığı ile damla damla erirsin... Yıkmaya başlarsın duvarlarını... Ve buzuldan kurtulurken ıslanmış olmanın verdiği titremeni biri sana sıcacık sarılarak giderir...İşte kalp bir ritme uymadan hızlı hızlı atmaya başlar o an... Ve farkedersin ki karnında kelebekler uçuşur... hatta ne uçuşması dans ederler...

27.10.2008-İstanbul

1 Eyl 2008

Ruh Yorgunluğu ...


"Günü bitirmek üzereydi, bakışları yorgundu. Tek başına oturuyordu terminalin en dipteki masasında. çantasından sigarasını çıkarttı ve derin bir nefes çekerek yaktı... Daha önce defalarca yapmış olduğu yolculukları geldi aklına ona giderdi içinde bin türlü heyecanla, ruhunda fırtınalarla. sonra ondan geri dönerdi gözlerinden akmaması için dakikalarca cebelleştiği damlalar ve daha eline valizini aldığı dakika kalbine çöken özlem ile... Derin bir nefes daha çekti sigarasından. Ne kadar olmuştu onu görmeyeli? Koskoca bir sene. Bir nefes daha aldı. Yorgun hissediyordu kendini. Ruhu nasıl yaralıydı. Biraz zaman geçmesini beklemişti. O kadar yorulmuştu ki. Ne kadar olmuştu diye sordu kendi kendine tekrar. Kocaman bir sene diye yineledi cevabı gülümsedi hafifçe...

İnancı, güveni kalmamıştı hiçbir şeye hiç kimseye; ne komikti herşey. Son nefesi de çekti sigarasından, sonra yavaşça kültablasına bastırdı. Gülümseyerek. Ardında bırakarak hepsini. Yerinden kalkıp onu başka şehire götürecek otobüse yöneldiğinde ardında bıraktığı o şehirden gelen otobüsten yolcular iniyordu... "O" yanında sevgilisi ile geçip gittiğinde hiçbir şey hissetmedi... "

1 Eylül 2008 - İstanbul/Otogar

8 May 2008

... İyi Ki Doğdum ...


İyi ki doğdum
Gördün mü otuz oldum
Özgürüm kanatlandım
Durmadım ayaklandım
Koşup ilerliyorum

İyi ki doğdum
Ne güzel bir kadın oldum
Erkekler hep peşimde
Ama aklım işimde
Sınırı zorluyorum

Kalamam hayatın köşesinde
O zaman neşesi neresinde
Koysalar önüme bariyerde
Çocukta yaparım kariyer de

Pes etmem ben en zor günümde
Kanatlandım özgürüm bende
Deseler geçecek bu heveste
Çocukta yaparım kariyer de

23 Mar 2008

Başlamayan bir aşkın ardından ağlamak...


kalpten giren bir bıçağın sırta dayanması gibidir, sanki nefesini kesercesine...

" bugün nihayet o geldi... beraberce çıkıp gittiler işte ... arkalarından baka kaldım... beynim durdu, hayat durdu, herşey durdu... uzaklaştıkça onlar birlikte ben ufaldım, ufaldım, ufaldım... bir daha çıkmak istemedim gün ışığına... işte o an ; gecelerce birikmiş katreler, göz pınarlarımdan süzülerek yüreğime aktı, acıttı, yaktı..."

22.03.2008 - İstanbul...

8 Şub 2008

... Gece ...


gözlerimi her yumduğumda,

seni benden alan her imge;

ucu sivri hançer gibi yatağıma gelir her gece...

24 Oca 2008

Seni Seviyorum Sessizce...


Bazı zamanlar isyan cümlesidir. Acıtır.

Kalbinizin en ücra köşesinden ulaşır dudaklarınıza dile getiremezsiniz, kavurur.

"...bir nefes kadar yakın ama uçurum kadar uzak tenine dokunmak istesem başarabilirmiyim inan hiç bilmiyorum... öylece acizim işte...

herşey içimde taa derinlerde kalbimin de bir köşesinde... gözlerinin içine her baktığımda dilimin ucuna kadar gelen kelimeleri zaptedebilmenin sızısı var ruhumun kuytularında. inceden inceye sızlayarak gözyaşlarımdaki cümleler ile herşey dökülüyor işte ellerine... bundan böyle hep benimle kalacak olan bu büyük sır sığmasada artık yüreğime...
seni sevmenin güzelliği kelimelerime kalemimin ucuyla dökülsün büyük bir yaprağın bitimsiz yüzeyine... bilmeyesin gene olsun varsın... ilkbaharda yemyeşil olsun sonbaharda sararıp kurusun , çatlayıp dökülsün kum gibi ; kış güneşinin darbeleriyle ve hafif esen rüzgariyla serilsin ayak bastığın her yere... gülümsemen yaksın içimi, gözlerinin ışıltısı acıtarak üşütsün bedenimi... gelgitler içindeki günlerim kavuşsunlar nihayetinde yıldızsız gecelere... yağmurlara karışarak aksın gözlerimden yaşlar karışsın nehirlere ulaşsın bir sahil kenarında köpüklerle iz bıraktığın kumsaldaki ayak izlerine.attığın her adımda ezip geçerken yüreğimi çıtırtıları ile ulaşsın kulağına seni seviyorum deyişimin acizliği.

seni seviyorum...

söyleyemediğim her anda bir tel daha isyan etsin saçlarmdan erişsin yüzüne baktığımda gördüğüm ışıltılı beyazlığa..
söyleyemediğim her anda bir katre daha düşsün gözlerimden ulaşsın tuzlu tadı dudaklarının ucundan kalbine acıtsın ruhunu, seni sevdiğimi bilmediğin her anda sebepsizce ürpersin için bunun için...
seni seviyorum demek istedim sadece..."

16 Oca 2008

Neler neler.

... Ofisimden bir manzara ...


Geçtiğimiz hafta Pazar günü ani bir şekilde bir Ankara yolculuğu gerçekleştirdim. İnsan oğlu kuş misali derler ya aynı o şekilde... Cumartesi gece yarısı binip uçağa hop Ankara :)

Arkadaşım geldi beni aldı AŞTİ'den onda kaldım o gece. Dünya tatlısı, naif, kırılgan... Geç saatlere kadar oturup konuştuk dertleştik biraz. Sonra uyku galip geldi uyuyverdik.

Evimde uyuyormuşum gibi oldum ne yalan söyliyim evimde bile bu kadar huzurla uyumamıştım uzun zamandır.

Sabah uyandığımda saat 7:00 idi... Etrafıma bakındım nerdeyim diye önce sonra sabahları suratsız olduğumu söyleyenlere inat gülümsedim perdenin arasından sızıp suratıma vuran güneş sebebiyle... Kalkıp araladım perdeyi dışarıda bembeyaz bir manzara, zaten Ankara -9 / - 10 derece her yer buz idi gece geldiğimde... Sonra bana açtığı çekyata girip tembellik yaptım 1 saat kadar 8 gibi de o uyandı yüzünde kocaman bir gülümseme ile " Günaydın" diyerek... Birlikte kahvaltı hazırlayıp cam kenarında bulunan mutfak masasında elimizde fincanlar benim üzerimde Hello Kitty'li pijama onun üstünde tavşanlı bir pijama gülerek keyifle güzel bir kahvaltı ettik. Uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim kısa sürmüştü ama tüm o son dk uçağa atlayıp Ankaraya gitmeme, yol yorgunluğuna değmişti... :) 9:30 gibi etrafı toparlayıp giyinip sırt çantamı alıp evden çıkmaya hazırdım. Benimle beraber minibüs durağına kadar inip yolcu etmeye indi. Pazar sabahına enerji dolu ve gülümseyerek başlamıştım ya artık herşey boş idi :) İnsan kendi kendini mutlu edebiliyor ufak şeylerle de olsa bunu tekrar farkettim. Kalkıp oraya gitmek benim elimde idi. İşim var bilmem ne diye bahaneler yaratmak da bizim elimizde... Öğrendim ki hiç bir şeyin bahanesi yok.. Herşey bizim elimizde.

Yaklaşık 1,5 senedir reiki ile ilgileniyorum. Kendime ve yakınımdaki kişilere reiki uyguluyorum... Pazar günü için Reiki Master'ım eğitim olduğuna dair bana cuma akşam mesaj yolladığında açıkçası ona gelemeyeceğimi söylemiştim. Sonra birden bire "neden gitmiyorum ki atlayıp bir uçağa" deyip hemen uçak için gidiş biletimi almış ; Pazar için de gece23:45 arabasına da dönüş biletimi almıştım. Konutkent'e vardığımda Reiki Masterımı aradım beni indiğim yerden alıp evine götürdü... Diğer katılımcılarda birer birer geldiler... Artık 2. aşama reiki eğitimimi de tamamlayıp sertifikamı aldım... Bundan böyle sevdiğim bi çok insana uzağımda da olsalar reiki uygulamasını gerçekleştirebileceğim :)

5 Oca 2008

~ Baba ~

Yeryüzünde var olan bütün güzellikleri kocaman bir el ile çocuğuna uzatandır baba...

- ben gidiyorum.
+ nereye kızım bu saatte.
- saatin nesi var baba daha 1 bile olmadı.
+ nereye gidiyorsun ki pijamalarla şimdi anlamadım ki ben.
- baktım evde çekirdek yok, kardeşime gidiyorum onlarda kuruyemiş stoğu vardır.
+ ne diyim ki ben sana gece yarısı karşı apartmana çekirdek için gidilir mi??
- hadi öptüm...

Ufak kız üç gün sonra işten gelindiğinde salonda oturan aile fertlerini bulur kapıdan girince karşısında. maaile film izliyorlardır. Çantayı bırakır tekli koltuğa doğru son enerjisiyle ulaşır ve tabiri yerinde ise yığılır kalır. " yağmur yağdıda ıslandım da otobüs gelmedi de 7 den beri yollardayımda biik bik bik bik... ühühühühühü" diye söylenmeye başlar... Yerde uzanmış olan baba kalkar, kız önce kendi dırdırı yüzünden içeri gittiğini sanır babasının... Babası 1 - 2 dk sonra elinde iki koca çekirdek paketiyle gelir. " bundan sonra çekirdek yok diye evden gitmiyceksin sana çekirdek aldım eheheh" der. Ufak kız önce ;"canımmm benim" diye sarılıp babasını öper ve ağlamaya başlar...

Hikaye budur bu değildir, buna benzer pek çok şey olmuştur. Bu baba ki valizini alıp "ben gidiyorum baba x şehrine yerleşicem iş bulucam şöyle yapıcam" dediğinde de "iyi kızım git nasıl mutlu olacaksan" demiştir. Aynı baba elinde valizi ile geri gelen çocuğunu ağlarken sızlarken sarılıp susturmaya çalışmış "ama sen mutlu olucaktın hani ne ağlıyorsun mutlu oldun geldin işte bitti gitti" demiştir. Bu baba ki bebekken hastalanmış ve tedavisi için türkiyede bulunmayan aşıya ihtiyacı olan bebeği için 2 aylık maaşını döküp aşıyı getirmiş sonrada aylarca mesai saatleri sonrasında borçlarını kapatmak için karaborsacılık yapmış işportacılık yapmıştır. Bu baba ki bacağını kırdığı çalışamadığı dönemde 1 ekmek almaya paraları yokken o dönemde yeni çıkan cips türevlerinden biri için "alabilir miyiz paramız var mı" diye soran kızına o cipsi alabilmek için alyansını satmıştır. Bebekken altını temizlemiş, hastayken sabaha kadar başucunda ateşinin düşmesini beklemiştir. Büyüyünce kaprislerini çekmiş, ergenlik zamanında "kalbini kıran olmasın da acı çekmesin" diye dört dönmüştür kızının etrafında...

Şimdi o bebek nerdeyse otuz yaşında ve her gece yatarken sabah uyandığında o adamın herdaim hayatında olmasını, uzunca seneler hep elinden tutmasını dilemekte dualarında.
Onsuz bir hiç olduğunun bilincinde, sahip olduğu en değerli varlık olduğunun bilincinde bir gün aniden onu yitirmekten korkmaktadır. Çok korkmaktadır baba kelimesine yüklediği şeyler o kadar fazladır ki o yoksa yarımdır... Biliyor ki güneş o yoksa artık burada; ayaz gibi üşütür...

6 Eki 2007

Breath Me...



Sözleri için
Türkçe anlamı için

Öncelikle , İyiyim , Sağlığım falan iyi, sadece uykusuzluk problemim var... Asortikle dün konuştum en son... Benim kötü olduğumu falan düşünmesini istemiyorum... Zaten sadece bloğa ara veriyorum.. Azimlizim sen den de özür dilerim o kadar uğraştın ettin Bloğumun yeni hali için... Ama ben bu aralar kendimde yazma için şevk bulamadım... Biraz farklı şeyler yapmaya ihtiyacım var bu aralar...

Herkesi çok öpüyorum...
Geleceğim tekrar geri...
Silmeyin beni hemen listelerinizden... Takriben 2008 in ilk günlerinden itibaren tekrar yazmaya başlayacağım buradan bu adresten...

Bana bloğumu açtığım günden bu yana destek olan, moral veren, benle üzülen , benle gülen, benle bir çok şey paylaşan bütün blogger arkadaşlarıma hep yanımda olduğunuz için teşekkür ediyorum...

Özel teşekkürü de Asortik Krep e yapmak istiyorum, Bana abla olduğu için, yol gösterdiği için, kardeşiymişim gibi davrandığı için, Fethiyelerde beni tek bırakmadığı için... Ve en kötü anımda ilk onu arayıp haber verdiğimde bana her anlamda gerçek bir Abla gibi destek çıktığı için....

21 Eyl 2007

Google Aramaları - Vol.1


Uzun zamandır bloğuma google dan bir şeyler aratarak gelenler için bir şeyler yazmak istiyordum.
Kısmet bugüne imiş. :)

Bazen hakikaten komik bazen de hakikaten kelalaka aramalar sonucu sayfama geliyorlar.

Bu hafta sayfamı ne aratmışlar da ziyarete gelmiş sevgili ziyaretçilerim bi göz atalım:

- tadi damaginizda kalsin tatli malzemeleri
Tatlı yiyelim tatlı konuşalım değil mi ?

- dondurmacı ismail şafak
Hımmm yenilebilecek en güzel dondurma (idi) eskisi gibi değil artık. Zaten hiçbirşey eskisi gibi değil artık... Büyükçekmece Beach Clublara benzemiş...


- asortik sözler
Asortik google da meşhur oldun bak :))

- kollar sarkmasın
Kollar sarkmasın evet. Aşırı kilo verdiğinde sarkmasın istiyorsan fitness yolları görünüyor sana ;)

- huzur evinde müdürlük işi arıyorum
Verme verme verme akıl verme, vereceksen huzur ver...
Sanırım bir insan kaynakları sitesi açmalıyım... Umarım aradığınız işi bulursunuz.

- pretty women türkçe ne anlamı gelıyor
Pretty Woman ı kelime olarak çevirdiğimizde ; Hoş Kadın , Özel Kadın anlamına geliyor. Tercüme ücretini kasaya bırakınız lütfen. Öperim gözlerinizden... :)

- fethiyede iş arıyorum
Valla ben 9 ay google da İzmir'de iş arıyorum diye arattım durdum bir sonuç elde edemedim. Oturduğun yerden bulamıyorsun kalk gez dolaş nacizane tavsiyem :)

- pretty woman şarkısını kim söyledi
Sound Track ı soruyorsan eğer Roxette - Its Must Have Been Love
Diğer şarkıyı soruyorsan eğer Roy Orbison - Oh Pretty Woman

- arı oğul vermiş
Bilemedim ki ben şimdi bunu. Arılardan korkarım zaten...

- aziz nesin nin kısa bi şekilde hayatı

- aziz nesin'nin hayatı

- Aziz Nesin'nin doğum yılı

- Aziz NESİN'nin doğum ve ölüm yılı

Aziz Nesin ile ilgili bir çok arama yapılmış. Cevap veriyorum efendim o zaman;

Aziz Nesin'in asıl adı Mehmet Nusret'dir
Doğum: 20 Aralık 1915 Heybeliada-İstanbul
Ölüm : 05 Temmuz 1195 Alaçatı-İzmir

Daha detaylı bilgi için ise :
- Wikipedia ya tıklayınız.

19 Eyl 2007

Birisini çok sevmek ve getirdiği sorunlar...


Birisini çok sevmek... Onun için herşeyi göze almak... Her sorunun üstesinden gelebilecek güçte olduğunuza inanmak... Sevdiğinizle adımlarınızı ileriye doğru atmak... Ama o da ne? Siz ilişkinizde ileriye adım atarken o yerinde durmayı seçmekte... Siz ileri adım atmaya çabalarken o yerinde durup o "an"ı yaşamaya çalışmakta... Siz ileri bir adım daha atmaya çalışırken tuttuğunuz o el yerinde sabit kalıp artık kolunuzu acıtmakta...

İşte tam burada arada geçen zamanda farkedemediğiniz ya da farketmek istemediğiniz şeyle karşı karşıya kalıyorsunuz... Kalbiniz ikiye bölünüyor çatırdayarak. İlk çatlak anında pek önemsemiyoruz çıtırtıyı duyuyoruz ama iki parçaya bölünmemesi için hiç bir müdehalede bulunmuyoruz. Daha doğrusu bulunamıyoruz ellerimiz kollarımız bağlanıyor hareket edemiyoruz. Basiretimiz bağlanıyor bir başka deyişle... Kalbimiz ortadan ikiye çatır çatır ayrılana kadar buna seyirci kalıyoruz. Son parça da koptuğunda bir acı duyuyoruz ama o kalp parçalanma noktasına uzun bir zaman dilimi içinde geldiği için parçanın kopuşu çok acıtmıyor... Sadece hissettiğimiz kalbin diğer kopup giden yarısının boşluğu... O boşluğa alışmak o kadar zor ki... İşte o zorluğu defalarca yaşadığımız için kalbimiz defalarca parçalanıp kopup bir başkası ile yitip gittiği için kalbin onarımının ne kadar uzun bir süreçte gerçekleştiğini bildiğimizden o süreçte tek başımıza kalmanın ne kadar acı verdiğini bildiğimizden işte bu ilk çıtırtı ile başlayan parçalanmaya seyirci kalıyoruz....

Birisini çok severiz, aslında "sevilmek isteriz" de "çok seversek bizi sever" diye mi düşünürüz? Bu ikilemi hala çözemedim... O ki pamuklar içinde sarıp sarmalayıp zarar gelmesin diye gözümüzden bile sakındığımız, başına bir şey geldiğinde içimizin sızladığı, gece başımızı omzuna hatta koynuna dayadığımızda bize huzur veren adam nasıl da bizim kalbimizi hiç acımadan ikiye bölebilmiştir... Şaşkınlıkla kalakalırız bu olayların ardından... Ona değil kendinize kızarsınız... Bütün resim görünüyordu da ben mi görmedim dersiniz. Ki aslında resmin göründüğünü ama görmezden geldiğiniz gerçeğini bilirsiniz...

Bu konu hakkında sabaha kadar yazabilirim... Ama bu ilişkilerin gidişini değiştirmez malesef. Ne mutlu ki bunun bilincindeyim. Hadi o zaman ne yapalım? "Carpe diem" mi diyelim? Günü kurtaralım her doğan güneşle...
Kalbimizin çatırdama aşamasını sessiz ve ağırca bir kenara çekilip izleyelim... Sonunda da sadece iki damla yaş akıtıp ufak bir ağıt yakalım...

Fotoğraf : Selin Demircioğlu

11 Eyl 2007

Yeraltından Notlar


"Hayatı fazlasıyla anlamaya çalışmak acı verir. Hastalıktır" gibi bir tema üzerine kurulu oyun...

Ki bitiminde aptala dönmüş bir şekilde ağzınız açık kalarak olanları şaşkınlıkla izlerken okkalı bir hayat dersi alır ve gözlerinizden yaşlar süzülür. Tam önünüzde sizleri selamlamak için eğilen oyuncular doğrulurken göz göze gelirsiniz buruk bir gülümseme atarsınız onlara doğru, göz yaşlarınızı silemeden delicesine alkışlarsınız. Bir de dekorlar taşınırken sahne değişimlerinde ayaklarınızın önüne yuvarlanan şişe mantarını eğilip alır tüm hislerinizi ona yükler avcunuzun içindeki o mantarı kalbinize doğru tutarsınız.. Eve dönüş yolunda elinizdeki mantarı yüreğinize yakın tutarken hayatta hiç bir şeyi yarım bırakmamayı, fazlaca sorgulamamayı, deliliğin dağlarında gezinip eteklerine tekrar inişlerinizi gözlerinizin önüne getirirsiniz. gene yaşlar süzülür yanaklarınızdan...

Payidar Tüfekçioğlu'nun paltosu ile yaptığı muhteşem danstaki gibi paltonun kolundan çıkarttığı sanki bir yabancıya ait eli ile kendi kendini okşaması, yalnızlığına mutsuzluğuna kendi kendine sebep oluşunu ve onu okşayan elin sonra boğazına sarılması gibi herşeyi aslında kendimizin şekillendirdiği gerçeği ile yüzleşip başımızı önümüze eğeriz...

"Zavallı Mutsuz" olmak için farkında olmadan ne kadar çok çaba sarfettiğiniz ve hayatınızı ilmek ilmek kendinizin ördüğü gerçeği zihninizde; duvarlarınızı yıkmaya başlarsınız mutluluğa koşmak yolunda...


Not: Bu yazıyı 02.04.2007 de yazmıştım

10 May 2007

Amadeus


6 Mayıs 2007 Pazar günü AKM Büyük Sahne'de Wolfgang Amadeus Mozart’ın hayatını anlatan oyunu izledim.

Mozart'ın 250. doğum yılı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kutlanıyor. Bu çocuk ruhlu dahinin hayatı bugün bile baş düşmanı olarak anılan Salieri'nin ağzından perdeden kalbimize aktı. Mozart'ı bir kere dinlemiş bir insan onun müzik sanatında ne denli mükemmel tınılara ulaştığını bilir. İtalya'da yıldızı parlamış ve hayatını genç yaşta gene bu kültür sanat ülkesinde büyük bir sefalet içinde noktalamıştır Amedeus.

İnsanların hırsları uğruna ne kadar şeytanlaşabileceğini Amedeus'u izlerken apaçık görebiliyorsunuz.

Hele ki trajik bir şekilde sona doğru giden Mozart'ın hayatının bitme noktasına gelmesine etrafındaki dost görünen insanların sebep olduğunu anlamamasına, hala müzik yaparak bir şekilde çıkış yolu bulabileceğine çocukça bir umutla inanmasına ve isyan etmemesine siz oturduğunuz yerden isyan ediyorsunuz içinizden...

Hatta bunu Salieri ile oturup konuştuğu sahnede babasının ölüm haberini aldığında aslında bu dünyaya fazla çocuk kaldığını kendi ağzından şu cümlelerle duyuyorsunuz acısını haykırırken : " Ben şimdi ne yapacağım? Bu dünyadaki şeytanlıkları bana kim gösterecek artık? Çünkü ben onları göremiyorum" işte o an gidip elinden tutup yerden kaldırıp bağrınıza basıp teselli etme hissi uyanıyor içinizde. Bu da Zafer Algöz'ün Mozart rolünde ne muhteşem bir iş çıkarttığınının bir göstergesi. Amadeus'a merhamet duyarken Salieri'den de delice nefret edip bir de üstüne artık o adama acır hale geldiğinizi gördüğünüzde de Salieri rolüdeki Celal Kadri Kınoğlu'nu ayrıca taktir ediyorsunuz.

Sonuç itibariyle Taksim AKM Büyük Salonda muhteşem bir performans sergilemiş bir oyundur Amedeus.

Oyun bitiminde delicesine alkışlamanın yetmediği noktada tüm salon ayakta ıslıklar çalarak, "bravo" diye haykırarak ne iyi bir iş çıkarıldığının yanıtını vermiş oldu oyunu yerden yere vurmuş bazı kalemlere...

2 Nis 2007

Televizyon Ekranlarındaki Oray Eğin Faciası


Son günlerde pek çok sert çıkışlar yapıp fütursuzca konuşan ve dikkatleri üzerine çeken bir genç var; " Oray Eğin ".

Şu sıralar da "Şarkı Söylemek Lazım" adlı yarışma programında jüri üyesi olarak televizyon ekranlarında boy göstermekte... Malesef yozlaşan sistemin en önde giden temsilcilerinden biri olmak yolunda bu genç emin adımlarla ilerlemekte... Öyle ki yıllarını TSM ne vermiş ve öğretim görevlisi olarak çalışan saygıdeğer bir hanımefendiye canlı yayında aklınca genel kültür dersi vermeye çalışarak İnci Teyze ve İnci Anne diyebilme yetkisini kendisini görebilmekte... Bu tarz programlar mantar gibi çoğalmakta ve bu programları ciddiye alarak katkı sağlamak amaçlı katılan bu işlere yıllarını vermiş saygıdeğer kişiler bu tarz çoluk çocuk ile polemiğe girmek zorunda kalıp kurban olmakta... Bu küçük Bey yaşı kadar belki de daha fazla akademik kariyer sahibi olan İnci Çayırlı Hanımefendiden yanıtını almıştır... İnci Hanım gene hanımefendiğilinden taviz vermeyerek gerekli cevabı kendisine vermiştir; "Sen doğmadan da ben bu alkışları alıyordum" diyerek.

Ancak acı olan bu tarz programlarda bu şekilde tartışmaların yarışmanın önüne geçerek reyting denen canavara yılların emeğinin kurban verilmesi çoluğun çocuğun ağzına sakız edilerek daha fazla nereye kadar bunlara seyirci kalacağımız sorusunun ise cevap alamamasıdır...

Artık bir tepki vermenin zamanı sizce de gelmedi mi?

27 Kas 2006

~ Elfida ~

osm. "gözden çıkartılan kadın."...

esmerdi, narindi, yaşı ufacıktı, ismim ile ismi benzeşiyordu. cerrahpaşa hastanesi ağrı merkezinde arkadaşımın annesini ziyaret ettiğim sırada annesinin ona seslenmesini duyunca bana seslendi sanarak gayri ihtiyari dönüp baktığımda gördüm onu. tam karşı yatakta yatıyordu. içim cız etti. aldığım nefesten , alabileceğim nefeslerden utandım. gözlerim doluverdi kendimi tutum. gülümsedim "benim de adım seninki gibi" dedim. gülümsedi. elindeki telefonu gösterdi "haluk abim aldı" dedi. "bana şarkı yazdı" dedi "klibinde beni oynatacak" dedi. "ama oynamak istemediğimi söyledim" dedi. "biliyorum yapamam" dedi burkularak...

"yaparsın niye yapamayasın ki" dedim. cevap vermedi , sustu. suskunluğu içimi dağladı. söylenmemiş ama binlerce kelime içeren bir suskunluktu. "gene gel" dedi. "haluk abim hep geliyor" dedi.

eve dönerken hep aklımda idi. sonrasında bir daha hiç gidemedim oraya. teyzemiz de eve döndü. 1-2 ay sonra teyzemizi kaybettik.sonra arkadaşımdan öğrendimki "elfida" da 2 ay öncesinden gitmiş. orda buluşacaklar."
içime akıttığım yaşlarımı tutamadım bu sefer...

haluk levent'in yaşamında dışardan görünen yüzü haricinde nasıl birisi olduğunu anlatan bir şarkı bana bu. her dinlediğimde ağlatan, o kara gözleri hatırlatan...

15 May 2005

~ Kamyon ~


Memet Baydur'un yazdığı, Osman Wöber`in yönettiği "Kamyon" adlı oyunda , "bozulan kamyon" bozuk düzeni çağrıştırıyor diyebiliriz. Kişiler de Türk toplumu`nun minik birer aynasıdır dikkatli bakıldığında...

Oyun : Kamyon
Yazan : Memet Baydur
Yöneten : Osman Wöber
Dekor Tasarımı : Orhan Alpaslan
Kostüm : Serpil Tezcan
Müzik : Mazlum Çimen
Işık : Ayhan Güldağları




Oynayanlar:
Mümtaz Sevinç
Cengiz Daner
Halil Doğan
Erkan Taşdöğen
Seda Yıldız
Turgay Tanülkü

*oyun, ara dahil 1 saat 55 dakikadır.


15.05.2005 pazar günü İstanbul Devlet Tiyatroları Aziz Nesin sahnesinde sergilenen Memet Baydur 'un yazdığı Osman Wöber’in yönettiği "kamyon" adlı oyunu arkadaşlarımla beraber sizler için izledim.

2 perdelik oyundan çıktığımızda kafamızda, cevabı hayal gücümüze kalmış bir çok soru vardı. Oyun, günlük yaşantımızda önemsemediğimiz , fark etmediğimiz pek çok ayrıntıyı güldürerek içimize işledi…

Bir dağın başında bozulan 4 sandık yüklü bir kamyonun etrafında , 2 hamal bir muavin ve şoför patronları 4 kişi; kaldıkları ıssız yerde birbirleri ile yüzleşirler... Kahramanlarımıza insanı ayakta uyutan, sulu dereye götürüp susuz getiren tipler, Yanbolulu iki köylü ve oyun boyunca hiç görmediğimiz ama sürekli ondan bahsedilen "Angut Mehmet" eşlik ederler.


Dağ başında kalan 4 kişi ve ara ara yanlarına gelip saf görünüp aslında onlarla dalgalarını geçen bu iki uyanık köylü bizleri hem güldürür hem de düşündür. "bozulan kamyon" "bozuk düzen" i çağrıştırıyor diyebiliriz. Kişilerde türk toplumunun mini bir aynasıdır dikkatli bakıldığında...


Laz hamal Şaban (Cengiz Daner) ve Abuzer (Turgay Tanülkü) bugüne kadar taşıdıkları yükü sorgulamamış ne iş verilirse yapmış kişiler... Ama bozuk düzende atlanan bir şey var onlarında "insan" olduğu... Bugüne kadar yüklerini taşıdıkları kişiler tarafında itilip kakılmış, yok sayılmış kişiler. Bunlar yetmiyormuş gibi sürekli geldiği yeri unutup sonradan görme muavin Recep (Halil Doğan) ve şoför Necati (Mümtaz Sevinç) tarafından da itilip kakılmakta ve sürekli küçümsenmektedirler. . .
Hepsinin eşit olduğu bu dağ ortamında bir birleriyle yüzleşip, isyanlarını ortaya koyarlar. Şaban ile Abuzer, hikayeleri ile içimizi acıtırlar...
Oyunda dikkat çeken hamal Abuzerin isyanıdır. "Gidiyorum" diyerek kalkıp gider… "sorarlarsa nereye gitti diye; "dünyayı taşımaya gitti"dersin” der Şaban'a giderken ...
Oyunun can alıcı noktası hamal Abuzer'in artık kendi yükünü taşımaya karar vermesidir…
İnsan" olduğunu "fark edilir olduğunu" hissedeceği bir yola çıkıyordur hamal Abuzer artık… İşin acı tarafı ise nereye gittiğini kimsenin sormamasıdır. Çünkü yokluğunu kimse fark etmemiştir…


Bu oyunu izlemeye gidip ön sıralarda oturacaksanız, yer bulabilmek için 1 ay öncesinden bilet satın almalı, ıslanmayı da göze almalıydınız gösterimde olduğu dönemde...

Oyunun yönetmeni kurtlar vadisi’nin deve tuncay’ı, osman wöber’in rol arkadaşı vadinin en derin adamı doğu bey (altan akişik) seyirciler arasında. Rol arkadaşına tiyatroda destek vermeye gelmiş.

Kendisi de tiyatrocu olan Akışık ile oyunculuk hakkında ufak bir sohbetimiz oluyor.
"Diziyi kadınların izlemediğini söylüyorlar yalan değil mi ?" diyerek espri yapıyor Altan Bey, yanımdaki bayan arkadaşlarımı da görünce.

Önümüzdeki sezon tiyatro sahnesinde izlemek istediğimizi fısıldıyoruz Altan Bey’in kulağına. Böyle bir düşüncesi olduğunu belirtiyor. "Duvardaki Kan" (1986)' da canlandırdığı Amiral Bristol ve "Ölümünün Ellinci Yılında Mehmet Akif Ersoy" -(1986)' da canlandırdığı Mehmet Akif Ersoy dan bahsediyor. Her türlü rolün altından ustalıkla kalktığını ,oynadığı karakteri sette bıraktığını belirtiyor. Diziyi ilgiyle takip ettiğimizi belirtip kendisine başarılar diliyoruz. Tiyatro salonunun çıkış kapısına yönelirken.

Çıkış kapısında oyunun baş rol oyuncusu Mümtaz Sevinç ile sohbet ediyoruz ayak üstü, medyanın oyuna ilgisizliğinden yakınıyor Mümtaz Bey…


Not : Mümtaz Sevinç'i rahmetle anıyorum...