
bir yudum şarap diye kandırıp kan damlattın ruhumdan ...










"Hayatı fazlasıyla anlamaya çalışmak acı verir. Hastalıktır" gibi bir tema üzerine kurulu oyun...
Ki bitiminde aptala dönmüş bir şekilde ağzınız açık kalarak olanları şaşkınlıkla izlerken okkalı bir hayat dersi alır ve gözlerinizden yaşlar süzülür. Tam önünüzde sizleri selamlamak için eğilen oyuncular doğrulurken göz göze gelirsiniz buruk bir gülümseme atarsınız onlara doğru, göz yaşlarınızı silemeden delicesine alkışlarsınız. Bir de dekorlar taşınırken sahne değişimlerinde ayaklarınızın önüne yuvarlanan şişe mantarını eğilip alır tüm hislerinizi ona yükler avcunuzun içindeki o mantarı kalbinize doğru tutarsınız.. Eve dönüş yolunda elinizdeki mantarı yüreğinize yakın tutarken hayatta hiç bir şeyi yarım bırakmamayı, fazlaca sorgulamamayı, deliliğin dağlarında gezinip eteklerine tekrar inişlerinizi gözlerinizin önüne getirirsiniz. gene yaşlar süzülür yanaklarınızdan...
Payidar Tüfekçioğlu'nun paltosu ile yaptığı muhteşem danstaki gibi paltonun kolundan çıkarttığı sanki bir yabancıya ait eli ile kendi kendini okşaması, yalnızlığına mutsuzluğuna kendi kendine sebep oluşunu ve onu okşayan elin sonra boğazına sarılması gibi herşeyi aslında kendimizin şekillendirdiği gerçeği ile yüzleşip başımızı önümüze eğeriz...
"Zavallı Mutsuz" olmak için farkında olmadan ne kadar çok çaba sarfettiğiniz ve hayatınızı ilmek ilmek kendinizin ördüğü gerçeği zihninizde; duvarlarınızı yıkmaya başlarsınız mutluluğa koşmak yolunda...

6 Mayıs 2007 Pazar günü AKM Büyük Sahne'de Wolfgang Amadeus Mozart’ın hayatını anlatan oyunu izledim.
Mozart'ın 250. doğum yılı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kutlanıyor. Bu çocuk ruhlu dahinin hayatı bugün bile baş düşmanı olarak anılan Salieri'nin ağzından perdeden kalbimize aktı. Mozart'ı bir kere dinlemiş bir insan onun müzik sanatında ne denli mükemmel tınılara ulaştığını bilir. İtalya'da yıldızı parlamış ve hayatını genç yaşta gene bu kültür sanat ülkesinde büyük bir sefalet içinde noktalamıştır Amedeus.
İnsanların hırsları uğruna ne kadar şeytanlaşabileceğini Amedeus'u izlerken apaçık görebiliyorsunuz.
Hele ki trajik bir şekilde sona doğru giden Mozart'ın hayatının bitme noktasına gelmesine etrafındaki dost görünen insanların sebep olduğunu anlamamasına, hala müzik yaparak bir şekilde çıkış yolu bulabileceğine çocukça bir umutla inanmasına ve isyan etmemesine siz oturduğunuz yerden isyan ediyorsunuz içinizden...
Hatta bunu Salieri ile oturup konuştuğu sahnede babasının ölüm haberini aldığında aslında bu dünyaya fazla çocuk kaldığını kendi ağzından şu cümlelerle duyuyorsunuz acısını haykırırken : " Ben şimdi ne yapacağım? Bu dünyadaki şeytanlıkları bana kim gösterecek artık? Çünkü ben onları göremiyorum" işte o an gidip elinden tutup yerden kaldırıp bağrınıza basıp teselli etme hissi uyanıyor içinizde. Bu da Zafer Algöz'ün Mozart rolünde ne muhteşem bir iş çıkarttığınının bir göstergesi. Amadeus'a merhamet duyarken Salieri'den de delice nefret edip bir de üstüne artık o adama acır hale geldiğinizi gördüğünüzde de Salieri rolüdeki Celal Kadri Kınoğlu'nu ayrıca taktir ediyorsunuz.
Sonuç itibariyle Taksim AKM Büyük Salonda muhteşem bir performans sergilemiş bir oyundur Amedeus.
Oyun bitiminde delicesine alkışlamanın yetmediği noktada tüm salon ayakta ıslıklar çalarak, "bravo" diye haykırarak ne iyi bir iş çıkarıldığının yanıtını vermiş oldu oyunu yerden yere vurmuş bazı kalemlere...

Son günlerde pek çok sert çıkışlar yapıp fütursuzca konuşan ve dikkatleri üzerine çeken bir genç var; " Oray Eğin ".
Şu sıralar da "Şarkı Söylemek Lazım" adlı yarışma programında jüri üyesi olarak televizyon ekranlarında boy göstermekte... Malesef yozlaşan sistemin en önde giden temsilcilerinden biri olmak yolunda bu genç emin adımlarla ilerlemekte... Öyle ki yıllarını TSM ne vermiş ve öğretim görevlisi olarak çalışan saygıdeğer bir hanımefendiye canlı yayında aklınca genel kültür dersi vermeye çalışarak İnci Teyze ve İnci Anne diyebilme yetkisini kendisini görebilmekte... Bu tarz programlar mantar gibi çoğalmakta ve bu programları ciddiye alarak katkı sağlamak amaçlı katılan bu işlere yıllarını vermiş saygıdeğer kişiler bu tarz çoluk çocuk ile polemiğe girmek zorunda kalıp kurban olmakta... Bu küçük Bey yaşı kadar belki de daha fazla akademik kariyer sahibi olan İnci Çayırlı Hanımefendiden yanıtını almıştır... İnci Hanım gene hanımefendiğilinden taviz vermeyerek gerekli cevabı kendisine vermiştir; "Sen doğmadan da ben bu alkışları alıyordum" diyerek.
Ancak acı olan bu tarz programlarda bu şekilde tartışmaların yarışmanın önüne geçerek reyting denen canavara yılların emeğinin kurban verilmesi çoluğun çocuğun ağzına sakız edilerek daha fazla nereye kadar bunlara seyirci kalacağımız sorusunun ise cevap alamamasıdır...
Artık bir tepki vermenin zamanı sizce de gelmedi mi?


